DİĞER BAĞLANTILAR
Designed By Muhammed Emin BÜLBÜL - Metinler Yavuz ÖZDEMİR
Galata Mevlevihanesi Müzesi Müdürlüğü | T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı | Tüm hakları saklıdır. © 2016
Şahkulu Mh.Galip Dede
Caddesi No : 15 Tünel
Beyoğlu, 34420 Istanbul,
İLETİŞİM
Fax : +90 (212) 243 50 45
GALATA MEVLEVİHANESİ MÜZESİ
T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI
Üst Kat Mahfil ve Teşhir Salonları
Ertesi gün Mevlevileri, yani Pera'daki dervişleri ziyaret ettim; bunların kendine özgü giysileri ve güzel, havadar bir tekkeleri vardı. Ruhanilerden (Rufailerden) daha yüksek bir mertebelerde oldukları belliydi.
Tekkenin girişi, kabristanın yakınındaydı ve Pera'nın ana caddesine bakıyordu, avluda serviler vardı. Esas tekke, dans edilen tapınak binasından ayrıydı. Beni oraya yaşlı bir Ermeni götürdü. Avlu tapınağa
girmeye cesaret edemeyen kadınlarla doluydu. Açık pencerelerden genç dervişlerin dönme talimleri yaptıklarını gördüm. Avluda duraklayınca nöbet tutan askerler bize işaret ettiler; ancak çizmelerimizi
çıkarmak zorundaydık, sonunda salonu dolaşan, hasır kaplı alçak bir balkona alındık. İçerde her şey temiz ve güzeldi. Açık pencereden görünen Üsküdar ve uzaktaki Anadolu Dağlarının Manzarası, bu
güzelliğe bir hayli katkıda bulunuyor, her bir pencere, harikulade bir panorama sunuyordu. Girdiğim balkon Türklerle doluydu, ancak beni yani bir yabancıyı görünce herkes açılıp birbirlerini iterek benim için
alçak tahta perdeye yakın bir yer açtılar. Burada ve her yerde karşılaştığım Türk kibarlığını övmeliyim.Ayin başlıyordu. Bir grup derviş içeri girdi, yalın ayaktılar ve kocaman yeşil cübbelere bürünmüşlerdi;bir
arşın yüksekliğinde, siperliksiz, beyaz, keçe külahlar balarını örtüyordu.En yaşlılarından biri, uzun beyaz sakallı bir derviş, salonun ortasında durup kollarını birbirine kavuşturduktan sonra bir dua okudu.
Duaya ağır ve tekdüze bir müzik eşlik ediyordu: Adeta bir fıskiyenin tekdüze şırıltısını andıran, iki notadan çalan bir ney ve tek notalı bir kudüm sesiydi. Diğer dervişler yaşlı dervişin etrafında yavaş yavaş
dönüyorlardı. Cübbelerini çıkarmışlar, üzerlerinde kolları dar ve uzun, önü açık, koyu yeşil renkte birer mintan ile aynı renk ve kumaştan yapılmış, ayak bileklerine kadar uzanan, geniş kırmalı bir etekle
kalmışlardı. Kollarını açarak kendi etraflarında hep aynı yönde dönmeye başladılar; etekleri huni şeklinde havalanıyordu.Dairenin ortasında bir derviş hep aynı noktada, kendi etrafında hep aynı yönde
dönerken etrafındakiler, daireyi çepeçevre dönerek dans ediyorlardı. Uzun sakallı ihtiyar da sakin sakin dairenin dışındakilerle içindeki iki derviş arasında gidip geliyordu. bu dans, gezegenlerin yörüngesini
temsil ediyormuş.Üstteki kapalı balkondan ağır ve tekdüze bir şarkı duyuluyor; kudüm ve ney, uyutucu müziğine, dans edenler ise hep aynı tempoda, aynı yönde dönmeye devam ediyordu; yüz ifadeleri hiç
değişmediğinden, solgun benizleriyle cansız birer kukla gibiydiler. Birdenbire kudüme sertçe vuruldu ve dervişler sanki şimşek çarpmış gibi yerlerinde hareketsiz kaldılar, kısa bir dua mırıldandılar, tekdüze
müzik yeniden başladı, herkes yine kendi etrafında, hep aynı yönde dönmeye koyuldu. Seyretmek insanın başını döndürüyordu; durmadan dönüyor, dönüyorlardı. Aralarından biri sendeleyince ney ve
kudümün temposu hızlandı ve sendeleyen daha hızlı dönmeye başladı, şans giderek şiddetleniyor ve hızlanıyordu, artık dayanılacak gibi değildi!Bu dans tam bir saat sürdüyse de hiç korkunç bir tarafı yoktu!
Neredeyse zarif bile denilebilirdi; ancak insan olduklarını unutup dans edenleri kuklalar olarak farz etmek gerekiyordu; hafif tekdüze bir müzikle birleşen dans, bir asude mecnunluk yaratıyor, insanı
susmaktan çok duygulandırıyordu. Bütün olay, her ne kadar manen yükseltici, ıslah ve terbiye edici olarak nitelendirilmezse de bana bir çeşit bale izlenimi vermişti. Buna karşın Üsküdar'daki dervişlerin
dansı, belleğimde bir tımarhane gibi kaldı."
Hans Christian Andersen, Dervişlerin Dansı (1941)
18. ve 19. yüzyıllarda İstanbul'a gelen Avrupalı ressamların yapmış oldukları Mevlevihane, semazen ve derviş resimlerinin mulajları.
- Jan Babtiste Van Mour (ö.1737)
- Francis Simith (1769)
- J. B. Hilair (1789)
- A. Brindesi (19.yy.)
- Faosto Zonaro
- Presziosi (Env. No. 365)
-Tanburini
- A. Bayot (Env. No. 361)
EBRU
Geleneksel sanatımız içinde ayrı bir yeri bulunsan ebru'nun Anadolu'da 500 yıldan fazla bir zamandan beri
yapılageldiği bilinmektedir.Yapılışı çok zor olmasından dolayı, asırlarca usta çırak ilişkisi içerisinde bir
sonraki nesile intikal etmiş olup günümüzde de aynı şekilde yaşatılmaktadır. Ebru kitreli su üzerinde
yapılmaktadır. Birkaç gece suda bekletilen kitre, şişerek salep kıvamına getirilir. Tekne tabir edilen ve
ebrulanacak kâğıt boyutunda su sızdırmaz malzemeden hazırlanan kabın içine boşaltılan kitrenin üzerine, at
kılından ebrucu tarafından sarılan fırçalarla içerisinde sığır ödü bulunan ve suda erimeyen toprak boyalar
serpilir. .Boyaların içindeki sığır ödü, boyaların batmadan su yüzeyinde yayılmalarını sağlar.Her düşen damla
öncekini iterek kendine bir yer açar. Bu şekilde oluşturulan ebruya "battal ebru " denir. Yapılan ebru bir tel
yardımıyla sağa sola çekiştirilirse "şal örneği ", "gelgit ebru" gibi şekiller elde edilir. Gelgit ebru üzerine
tarak adlı verilen alet ile "taraklı ebru" yapılır.Çiçek yapmak için, önce hafif renkli battal ebrudan bir zemin
ebrusu hazırlanır.Üzerine bir iğne yardımıyla sap yapmak üzere yeşil boya damlatılır. İnce bir çivi yardımıyla
yuvarlaklar çekiştirilerek sap veyapraklar yapılır. Sonra çiçek renkleri yine iğne ile damlatılır ve çekiştirilerek
çiçek şekli verilir.Kitre üzerinde yapılan ebru şekillenince,tekne boyutlarında
kesilmiş kâğıt yavaşça hava kabarcığı bırakmadan tekne üzerine yatırılır. Yapandan taraftaki iki köşesinden
tutularak yapana doğru çekilir ve tekneden çıkartılır. Çekerken teknenin kenarındaki mile sürülerek kâğıt
üzerindeki fazla kitrenin teknede kalması sağlanır. Bu sıyırma işlemi sırasında kağıt üzerindeki boyaların
akmaması için boyaların içindeki su ve öd miktarının çok iyi ayarlanmış olması gerekmektedir.
MUSTAFA DÜZGÜNMAN
Ebru sanatının en büyük ustalarından biri olan Mustafa DÜZGÜNMAN 1920 senesinde Üsküdar'da doğmuştur. Babası Mehmet
Saim DÜZGÜNMAN Aziz Mahmut Hüdai Camii imamlarından olup aynı zamanda Üsküdar'da aktarlık ile meşguldü. Ebru ve cilt
sanatına ilgi duyan Mustafa DÜZGÜNMAN o zamanlar Güzel Sanatlar Akademisi'nde ebru ve cilt hocası olan kuzeni Necmeddin
OKYAY tarafından 1938 senesinde Akademi'ye kayıt ettirilmiş ve ebru ve geleneksel cilt sanatını öğrenmiştir. Vefatına kadar
aralıksız olarak ebru sanatıyla meşgul olmuş olup son dönem en önemli ebru ustalarının başında gelmektedir.Sadece ebru ve
cilt sanatı ile uğraşmayan DÜZGÜNMAN, Hafız Muhittin Bey ve Çarşamba Tekkesi Şeyhi Hayrullah Efendi gibi ustalardan dini
musikiyi de öğrenmiştir. Bunun yanında usta bir fotoğrafçı idi. 1953-1979 yılları arasında Aziz Mahmut Hüdai Efendi
Türbedarlığında bulunmuştur.Klasik Türk ebru sanatını zamanımıza bozulmadan taşımış, bu sanatın yurdumuzda ve dünyada
tanınması ve gelişmesine büyük katkıda bulunmuştur. Aynı zamanda birbirinden değerli ebru sanatçıları yetiştirerek bu
sanatımızın unutulmasını önlemiştir. Bununla beraber hocası olan Necmeddin OKYAY'ın bulduğu çiçekli ebruyu geliştirmiş ve
bugünkü tarzına getirmiştir. Ayrıca ebru sanatı ailesine papatyalı ebruyu kazandırandırmıştır.Baba mesleği olan aktarlık ile
birlikte kesintisiz olarak 52 yıl ebru sanatını meslek edinen Mustafa DÜZGÜNMAN 1952 senesinde Süheyla Hanım ile evlenmiş
ve bu evlilikten iki çocuğu vardır.12 Eylül 1990'da vefat etmiş olup kabri Karacaahmmet mezarlığındadır.Ölümünden sonra
çocukları tarafından şahsi eşyaları ve ebru malzemeleri vasiyeti üzerine 1991 yılında Galata Mevlevihanesi Müzesi'ne
bağışlanmıştır.
TÜRK HAT SANATI
Türk hat Sanatı denilince, Türklerin İslamiyeti kabul edişlerinden sonra okuma yazma vasıtası olarak seçtikleri
Arap asıllı harflerle vücuda getirilen sanat yazıları anlaşılır. Ancak şunu hemen belirtelim ki Arap harfleri,
İslamiyet'in zuhurundan sonra yavaş yavaş estetik unsurlar kazanarak, bu hal VIII. Yüzyılın ortalarından
süratlenmiş; Türklerin İslam âleminde oldukları çağda zaten mühim bir sanat dalı haline gelmiştir. Bu sebeple
evvela Arap asıllı harflerin bünyesi ve İslam'ın ilk asırlarında gelişmesi hakkında kısa bir bilgi vermek
gerekecektir.Yazı sanatının İslam kaynaklarında en özlü tarifi "Hat, cismani aletlerle meydan getirilen ruhani
bir hendesedir." cümlesiyle yapılmıştır ve hat sanatı, bu tarife uygun bir anlayış çerçevesinde asırlardır
süregelmiştir. Çünkü bu yazı sisteminde harflerin çoğu kelimenin başına, ortasına ve sonuna gelişlerine göre
bünye değişikliğine uğrar.Sanat haline dönüşüyle pek kıvrak bir şekle bürünen harflerin, birbirleriyle
bitiştiklerinde kazandıkları görünüş zenginliği, hele aynı kelime veya cümlenin muhtelif terkiplerle yazılabilme
imkânı, bu yazılara, sanatta aranılan sonsuzluk ve yenilik kapısını açık tutmuştur. Arap hattı, muhtelif
devrelerde en fazla işlendiği bölgeye nispetle,İslam öncesi Enbâr, Hîre'de İslâm sonrası da Mekke ve
Medine'de gelişti. İslam'ın kitap haline getirilen ilk metni olan Kur'an, işte bu Mekke ve Medine'de geliştirilen
hatla deri(parşomen) üstüne siyah mürekkeple, noktasız ve hareketsiz biçimde yazılmıştı ki, bu ilk örneklerde,
elbette sanat mülahazası aranılmamıştır. Zamanla bu yazı iki tarza ayrıldı: Sert köşeli olanı Mushaflara ve
kalıcı yazışmalara tahsis edilerek, en ziyade Kûfe'de işlendiği için Kûfi adıyla anılmaya başlandı. Süratli
yazılabilen ve sert köşeli olmayan diğer tarz ise günlük işlerde kullanıldı; yuvarlak ve yumuşak karakterinden
dolayı sanat icrasına uygun bir hal aldı. Abbasiler devrinde gittikçe gelişen ilim ve sanat hareketleri sayesinde
büyük merkezlerde ve bilhassa Bağdad'da kitap merakı ve bunları yazarak çoğaltan "Verrak"lar artmıştı. VIII. asır sonlarından itibaren hat sanatkârlarının güzeli arama gayreti neticesi ölçülü olarak yazı
şekillenmeye ve çeşitlenmeye başladı. Bu yazıları ileri bir merhale'ye eriştirenler arasında İbn Mukle(886-940), hattın nizam ve ahengini kaidelere bağladı.İbn Mukle'den sonra hat sanatının öncü
isimlerinden olan İbnü'l-Bevvab (ö.1022), İbn Mukle yolunu geliştirdi. Osmanlı öncesi bir diğer öncü isim ise Yâkut el-Musta'sımî'dir O zamana kadar düz kesilen kamış kalemin ağzını eğri kesmekte onun
buluşudur ve bu hal yazıya büyük letafet kazandırmıştır. Osmanlı'da Hattat Şeyh Hamdullah (1429- 1520) ile başlayan dönemde yazıya Türk üslûbu kazandırılmıştır. Mushaf yazımında Nesih yazı tercih
edilir olmuştur. Ahmed Karahisâri (ö. 1556) ile Yâkut üslûbuna bir dönüş yaşanmışsa da Hattat Hâfız Osman (1642- 1698)'la birlikte tekrar Şeyh Hamdullah yolu revaç bulmuştur. Sırasıyla, İsmail Zühdî
Efendi (ö. 1806), Hattat Mustafa Râkım Efendi (1758- 1826), Kazasker Mustafa İzzet (1801- 1876), Hattat Mehmed Şefik Bey (1820- 1880), Mehmed Şevki Efendi (1829- 1887), Hattat Sâmi Efendi (1838-
1912); Hattat Mehmed Es'ad Yesâri (ö. 1798) ve Yesârizâde Mustafa İzzet efendiler gibi isimler sayesinde Türk Hat Sanatında şâheserler meydana getirilmiştir.
Hat Sanatında Aklâm-ı Sitte denen altı ana yazı çeşidi bulunmaktadır. Bunlar:
1- Muhakkak
2- Reyhâni
3- Sülüs
4- Nesih
5- Tevkiî
6- Rikaâ'dır.
Bu yazıların dışında Kûfi, Ma'kılî, Divâni, Celî Divâni, Rik'a, Talik ve celi Talik yazıları kullanılmıştır.Hat Sanatında aherli (nişasta ve yumuıta akı ile cilâlanmış) kağıt, kamış kalem ve is mürekkebi
kullanılmaktadır. Yine Hat Sanatında Kalem açmak için Kalemtıraş, üzerinde kalem kesmek için Makta, kağıdı tavına getirmek için Mühre gibi aletler kullanılmaktadır.
"Hilye" Arapça süs, cevher, insandaki güzel nitelikler anlamlarımlarında olup hat sanatında Hz.
Peygamberimizin (SAV) fiziksel özelliklerini, karakterini ve ahlaki niteliklerini anlatan eserlere
"Hilye-i Şerif" adı verilmektedir. Hilye-i Şerif şekil ve içerik anlamında aşağıdaki bölümlerden
oluşmaktadır.
Hilye-i Şerif
1) Baş Makam: Besmele yazılır.
2) Göbek: Metnin büyük kısmı buraya yazılır. Yuvarlak, oval (beyzi), dörtgen (murabba) şeklinde olabilir.
3) Hilal: Sıvama altın veya altın üzerine süsleme motifler ile bu bölümün her hilyede olması şart olmayıp göbek olarak ta bırakılabilir. Hz. Peygamberimizin dünyayı nuruyla aydınlattığı için Hilye'nin göbek
kısmı güneş ve bunu çevreleyen ay hilal şeklinde tezyin edilir.
Hilye'de tezyinat bakımından en zengin bölüm hilalin dışında kalan dörtgen kısımdır. Bu
kısımda köşelerde;
4) Hz. Ebubekir,
5) Hz. Ömer,
6) Hz. Osman,
7) Hz.Ali isimleri sırasıyla yerleştirilir.
Bazen dört halifenin yerine Hz. Peygamberimizin diğer isimleri veya cennetle müjdelenmiş on sahabenin (aşere-i mübeşşere) ismi yazılabilir.
8) Ayet: Bu kısımda Hz. Peygamberimizi konu alan Kuran-ı Kerim ayetleri yazılır. Örneğin;
"Biz seni âlemlere ancak rahmet olsun diye gönderdik" (Sûre: 21, Âyet: 107)
9) Etek: Hilye metninin devamı ve dua kısmı bulunur. Sonunda hattatın ismi ve tarih yazılır.
10) Koltuk: Etek kısmının iki yanındaki boşluklara tezyini motifler işlenir.
Berat: Arapça yazılı kağıt, mektup anlamında olup Osmanlı devlet teşkilatında bazı vazife ve memuriyetlere
atananlara, görevlerini icra vermek üzere padişahın tuğrası bulunan yazılı tayin emridir. Beratta hizmetin adı,
yeri, verilen şahsın adı, hizmeti ve niçin verildiği açıkça yazılırdı. Fermanlarla aynı tertipte yazılmakta olup en
önemli farklılıkları tuğranın altına yazılan "Nişan-ı şerîf-i âlîşan-ı sâmi-mekân-ı sultanî" ve "tuğra-yı garrâ-yı
cihân-sitân-ı hâkani" hükmüdür.
Veled (Çelebi) İzbudak
Son Mevlana Dergâhı Postnişini ve Çelebisidir. Tam adı Mehmed Bahaeddin Veled olup 1867 de Konya'da
doğmuştur. Küçük yaşta edebiyata ilgi duymuş, özel olarak Arapça, Farsça ve Mesnevi dersleri almıştır. 16
yaşında Konya Vilayeti Mektubi Kalemi'nde çalışmaya başlamış, Memuriyeti sırasında yanında çalıştığı Ziya
Paşa'nın öğrencisi olan Nazım Paşa'nın eğitiminden geçmiştir.Bu arada Mevleviliğin yanında, Türkçülük ve
Türkçelik düşüncesini benimsemiştir. 1889 da İstanbul'a gelerek Bahariye Mevlevihanesi'ne Hüsetin Fafreddin
Dede'nin yanına yerleşerek, edebi çalışmalarına devam etmiş, ikdam gazetesinde yazılar yazmaya
başlamıştır. Galata Mevlevîhanesi postnişini Mehmed Atâullah Dede'nin iyice yaşlanması ve tekkeyi idarede
zorluk çekmesiyle 1908 de Galata Mevlevihanesi postnişinliğine vekâlet etmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne
yakınlığıyla bilinmektedir. Kendisi de bir Mevlevi olan Sultan Reşad'ın 17 Aralık 1908 de Sultan
II.Abdulhamid'in yerine tahta geçmesinden sonra 28 Haziran 1910 da Mevlana Dergahı Çelebilik Makamına
atanmıştır. I. Dünya Savaşı sırasında oluşturduğu gönüllü Mevlevî Alayı'na miralay rütbesiyle komutanlık
etmiştir. Dokuz yıl Çelebilik Makamında kalan Veled Çelebi bu süre zarfında eser telifi ve tahkiklerine devam
etmenin yanında meşihat, imamet, mesnevihanlık, müderrislik görevlerini de yerine getirmiş, Karatay
medresesinde Farsça dersleri vermiştir. Veled Çelebi 3 Haziran 1919'da Ferit Paşa kabinesi şeyhülislamı
Sabri Efendi'nin teklifi, Sultan Vahdettin'in iradesiyle
postnişinlikten azlolunmuş, yeni Abdülhalim Çelebi getirilmiştir.Anadolu'da Milli Mücadelenin başlaması ve Ankara'da hükümet kurulması üzerine Anadolu'ya kaçmaya karar veren Veled Çelebi 1921'de
Ankara'daki dostu Hamdullah Suphi Bey'e (ö. 1966) çektiği telgraf sonrası buradan gelen müsaade ile kara yoluyla Ankara'ya gelmiş ve Mevlevîhane'ye misafir olmuştur. Bu dönemde Ankara Lisesi'nde
Farsça öğretmenliği yapan Veled Çelebi, daha sonra Te'lif ve Tercüme Encümeni'nde Ziya Gökalp ile birlikte çalışmaya başlamıştır. Ankara'ya yerleştikten sonra ailesini getirten Veled Çelebi ikinci dönem
Meclisinde Kastamonu Milletvekili olarak görev yapmış (1923-1939), 1925 yılında Abdulhalim Çelebi'nin postnişinlikten azli üzerine bu göreve tekrar getirilmiştir. 16 Kasım 1925 yılında çıkan Tekke ve
Zaviyelerin Kapatılması ve Bazı Unvanların İlgası" Kanunu ile bu görevi sona ermiştir. Her ne hikmet ise ilk (Mevleviliğin kurucusu olarak Mevlana'nın oğlu Sultan Veled olarak kabul edilir) ve son Mevlevi şeyhi
de Bahaeddin Veled'tir. Milletvekilliği döneminde Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu'nun kurulması görevini üstlenmiş ve Yozgat milletvekili olarak da TBMM'de (1939-1943) görev yapmıştır. Bu arada Veled
Çelebi'nin Türk Dil Kurumu'ndaki çalışmalarına da devam etmiştir.4 Mayıs 1953'de Ankara'da vefat eden Veled Çelebi Hacı Bayram Cami'nde kılına namazdan sonra Cebeci Mezarlığına defnedilmiştir. Mezar
taşında 1952'de yazdığı şu şiiri vardır:
Geçtim hevesât-ı dünyevîden
Zevk aldım umur-ı uhrevîden
Yâ Rab beni bir nefes ayırma
Kur'an u Hadis ü Mesnevî'den
Hünkâr Mahfili, padişahların Cuma ve Bayram namazlarını, ayrıca Kandil gecelerinde yatsı
namazlarını bulundukları şehrin Selâtin Camilerinde kılmaları nedeniyle, Osmanlı mimarisinde
"Hünkâr Mahfili" ya da "Mahfil-i Hümayun" olarak adlandırılan, Padişahların ibadeti için
oluşturulmuş, özel mekânlardır.
Kaynak : http://www.ayasofyamuzesi.gov.tr/
Galata Mevlevihanesi'ne Emeği Geçmiş Osmanlı Sultanları
Türkiye Müzik Kültürü
Türkiye'nin kültürel yapısı, tarihinin derinliklerinden gelen çok zengin ve çeşitli
kültürlerin birikiminden oluşmuştur. Türkiye, coğrafi konumu gereği Doğu, Batı,
Ortadoğu, Akdeniz, İslam kültürü gibi farklı kültürlerin merkezindedir. Dünyanın
en eski yerleşim bölgelerinden biri olan Anadolu, binlerce yıllık geçmişi ve
tarihinde var olan bir çok farklı kültürün etkisiyle ender görülen kültürel zenginliğe
sahiptir. Bu öylesine bir zenginliktir ki, birbirine çok yakın yerleşim bölgelerinde
bile bu zenginliğin yarattığı kültürel farklılıkları görebiliriz.Genel kültürel yapıdaki
bu zenginlik doğal olarak müzik kültürümüze de yansımaktadır.yerleşik
kültürümüzün içinde üretilen ve yer alan, gelenekselleşmiş müzikleri, "dinsel" ve
"din dışı" oluşlarına göre ikiye ayırabildiğimiz gibi, bunları "Halk Müziği / Yerel
Müzik" ve "Osmanlı Müziği" başlıkları altında da inceleyebiliriz. Pek çok ortak
yönleri bulunan bu iki öbekte yer alan yapıtları, "Çalgı müziği" ya da "Sözlü
müzik" oluşlarına göre de sınıflayabiliriz.Tezeneli / Mızraplı Telli Çalgılar
Bunlara örnek olarak;Ud, Tambur, Çeng, Tar, Kanun, Santur, Kopuz, Bağlama
ailesi (meydan sazı, divan sazı, bozuk, tambura, cura, üçtelli, onikitelli, çarta,
ırızva) ve benzerleri verilebilir.
Aerofonlar (Havalı / Üflemeli Çalgılar)
Çalgının içindeki veya çevresindeki havanın titreşimi ile ses veren
çalgılardır.Bunlara örnek olarak; Zurna, Çifte, Mey, Kaval, Sipsi, Çığırtma,
Tulum, Ağız Armonikası, Akordeon, Mızıka ve benzerleri verilebilir.
Mambranofonlar (Derili Çalgılar)
Bir derinin ses üretmesi ile ses çıkaran çalgılardır. Bunlara örnek olarak;
Dümbelek (deblek, darbuka), Davul, Daire, Def, Kudüm, Zilli Def ve benzerleri
verilebilir.
idyofonlar (Kendi Tınlar Çalgılar)
Vurma, çarpma, sallama gibi eylemlerle çalınan, genellikle sert malzemelerden
yapılan, bütün gövdelerinin titreşimiyle ses veren çalgılardır. Bunlara örnek
olarak; Zil, Maşa, Çalpara (Çalpare), Şakşak (kaşık), Çan, Kastanyet, Çengizili
sembalet), Bando zilleri (halile) ve benzerleri verilebilir.
Geleneksel / Yerel Müzik Çalgıları
Kordofonlar (Telli Çalgılar)
Mehter, Osmanlı Yeniçeri Askeri Bandosu dünyanın en eski askeri bandosudur. Farsçadaki "mihter" kelimesinden türemiştir.
İslamiyetten önceki Türk devletlerinde, küçük değişikliklerle yer almıştır. Yeniçerilerin olduğu gibi Mehteranın da Piri Hacı Bektaşi Veli olup, her icraattan önce mutlaka Peygamber, Ali ve Hacı Bektaşi Veli
adına dua okunması ve marşlarda adlarının zikredilmesi gelenektendir.
Üç önemli sembol yer alır; ocak, sancak ve zafer.
Osmanlı mehterinde; zurna, boru, kurrenay ve mehter düdüğü gibi nefesli, üflemeli, kös, davul, nakkare, zil ve çevgân gibi vurmalı ya da çarpmalı çalgılar yer almıştı. Tüm çalgıların sayısı eşit tutulmuş ve bu
sayıya dayanakarak mehterin kaç katlı olduğu belirlenirdi.
Osmanlılar'da, askerî musukiyi icra eden topluluğa verilen isim. Farsça'da mihter olarak geçen mehter kelimesi, ekber (en büyük), âzam (pek ulu) mânâsında bir ism-i tafdildir. Türkçeye bu kelimenin
Arapçalaştırılmış şekillerinden mehter, çoğulu olarak da mehterân yerleşmiştir.
Mehteran bölüğü, 1826 yılında Padişah II. Mahmut tarafından Yeniçeri, Ahi ve Bektaşi Ocaklarıyla birlite kapatılmış ve 1908 yılında Enver Paşa tarafından yeniden açılmıştır.
Yeniçeri ocağının bir parçası Olan Mehterin, hangi tarihte kurulduğu kesin olarak tespit edilememekle birlikte bunun, 14. yüzyılda I. Murat (Hüdavendigar) döneminde Çandarlı Kara Halil Paşa'nın tavsiyesiyle
bir ocak halinde kurulduğu söylenebilir.[kaynak belirtilmeli] Bazı kaynaklarda bu kuruluşun 1365 yılında olduğu söyleniyorsa da büyük bir ihtimalle bunun 1362 yılında olduğudur. Özelikle Orhan Gazi’nin
Alevî-Bektaşilikle ilgilendiği bilinmektedir. Orhan Gazi yeniçeri teşkilâtı kurulacağı zaman Hacı Bektaş dergahına gelir. Yeni kuracağı yeniçeri ocağı icin dua ister. Hacı bektaş, Pir'i de Bunların adı yeni
asker Yeniçeri olsun diyerek Cenabı Hak yüreklerini ak, pazularını kuvvetli, kılıçlarını keskin, oklarını tehlikeli, kendilerini daima galip buyursun diye dua eder. O yüzden yeniçeri ocaklarına Ocak-ı
Bektaş-î-yân , kendilerine Taifei Bektaş-î-yân, Güruh Bektaşiye, Zümre-i Bektaşiye gibi isimler vermişlerdir. Osmanlı Devleti, devşirme denilen Hıristiyan çocuklarından oluşturduğu orduyu Hacı Bektaş-ı
Veli'nin düşüncelerinden yararlanarak eğitti ve şekillendirdi. Yeniçeri Ordusu denilen bu ordunun ve bağlısı Mehteranın başında bulunan ağa da Bektaşî idi. Bu ordu, 1826 yılına kadar Osmanlı Devleti'nin
birinci gücü olmuştur. 1826 yılına kadar Osmanlı Ordusu savaşa gitmeden önce, Yeniçeri ocağından bir müfreze Hacıbektaş'a geliyor, Dergah Avlusu'nda saf tutarak, Hacı Bektaş-ı Veli Evlâdı’ndan postnişi
olan zatın da katılması ile:
"Mü’miniz Kalû-Beli’den beri... Hakkın Birliğine eyledik ikrar... Bu yolda vermişiz seri... Nebimiz vardır Ahmed-i Muhtar... La Yezal mestaneleriz... Nur-ı ilahide pervaneleriz... Sayılmayız parmak ile
tükenmeyiz kırmak ile... On iki imam Pir-i tarikat cümlesine dedik beli... Üçler, beşler, yediler... Nur-ı Nebi Kerem-i Ali, Pirimiz üstadımız Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli... Demine devranına Hü diyelim Hü!"
diye gülbang çekiyorlar (dua ediyorlar) ve Pir'den himmet istiyorlardı. O tarihlerde yaşayan kişilerden aktarılan bilgilere göre Yeniçeriler'in gür sesi Hacı Bektaş-ı Veli’ın her tarafından duyuluyordu. Bir
yeniçeri gülbengi (duası) daha:
"Allah Allah İllallah, baş üryan, göğüs kalkan, dide al kan, sine püryan;
Bu meydanda nice başlar kesilir hiç olmaz soran;
Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyan, kulluğumuz, padişaha ayan;
Sayılmayız parmakla, tükenmeyiz kırmakla;
Üçler, Beşler, Yediler, Kırklar Nur-û Nebi, Kerem-î Âli, Hacı Bektaş-ı Veli;
Dem-ü, devranına hü diyelim, Hüüüüüüü."
Mehter teşkilatının başında devletin Emiri Alem denen bir memuriyet makamı vardı.Mehterhane ve onun başı olan mehterbaşı ona bağlı idi.Bütün mehter teşkilatının başı olan Emri Alem Mehter bölüklerine
yapılacak teyinleri tastik etmek, Elçi kabul törenlerinde hazır bulunmak, Sancak beyliğine tayin edilen kimseye yeni sancak iletmek ve göndermek gibi selahiyetlere sahipti.
Mehter teşkilatına iki türlü mehterhane (mızıka takımı) bağlı idi
Tabi-ü Alem yani Çalgıcı Mehter (Yeniçeri Ocağına bağlı)
Esnaf Mehteri (Ahi Ocaklarına bağlı).
Tabi-ü Alem mehteri Saltanat sancaklarını korumaya memur edilen Alemdarlar ile Mehterhaneden meydana gelmiştir.
En başta gelen mehter takımı padişahınki idi. Bu mehtere tabi-ü Alem Hassa adını taşıyordu. Sonra Veziri Azam, kubbe vezirleri, defterdar, reisülküttap, beylerbeyi, sancakbeyleri ile Türkmen beylerinin
mehterhaneleri var idi. Bektaşi geleneği olarak hep tek katlı mehter kurulmuştur. Padişah ve Veziriazama ait olanlar dokuz katlıydı.
Mehterin Batı Müziğine Etkisi
Mehterler mükemmel peşrevler çalardı. Alay düzen peşerevi, At Peşrevi, Hünkar Peşrevi, Elçi Peşrevi bunlardandı. Göç borusu, Benefşei-zar, Şükufei-Zar gibi askeri bestelerimiz ve Cengi Harb gibi hücum
havalarımız vardı. Batı müziğinin şahaserlerini yazmış olan Mozart, Bizet gibi besteciler mehter muziğinin etkisinde kalarak Türk Tarzında (Ala Turka) denilen besteler yapmışlardır. Bunlara Mozart'ın Türk
Marşını, Bizert'in Arieziyen süitini örnek verebiliriz. Batı orkestraları, zilleri mehterden almışlardır.
Hindistan'daki Türkmen Bey'leri de mehtere benzer takımlar kurmuşlardır.
Mehterin Kapatılması
1826 yılında Yeniçeri Ocağı bağlantılı Mehterhane ve Ahi Ocakları kapatıldı ve Yeniçeriler kıyımdan geçirildi. 1826 tarihi ayni zamanda Osmanlı topraklarında Bektaşilik tarikatının yasaklanmasının da
tarihidir.
Bu ocağın kuruluş sebebi, mevcud askerin azlığına rağmen, fetihlerin çoğalıp sınırların genişlemesi ve eldeki askerin de bu sınırları koruyamaz duruma gelme endişesi idi. Halbuki hem Rumeli’yi elde
tutabilmek hem de yeni fetihlerde bulunabilmek için devamlı ve hükümdarın emir komutası altında bir askerî birliğe ihtiyaç vardı. Benzer teşkilatlar, yani esirlerden istifade etme sistemi, daha önceki Türk
devletlerinde de vardı. Bu mânada Osmanlıların, Selçuklular ile Memlukluları örnek aldıkları anlaşılmaktadır. Yeniçeriliğin ilk kuruluşunda, orduya bin kadar yeniçeri alınmıştı. Bunların her yüz kişisine
komutan olarak daha önce Türklerden meydana getirilen yaya askeri usûlüne uygun olarak bir "Yayabaşı" tayin edilmiştir.
Mehterin Yeniden Kuruluşu
Mehterhane 1826'da kaldırılarak yerine Avrupai bandolar kuruldu ve Mehteran bölüğü kaybolup gitti. Sonradan 1914 yılında Türkçülük cereyanının kuvvetlenmesi üzerine Enver Paşa'nın emriyle Mehteran-ı
Hakaniye adıyla yeniden kuruldu ve askeri müzeye bağlandı.
Bilinen besteciler
16. yy.
Nefirî Behram
Emir-i Hac
Hasan Can
II. Gazi Giray
Şah kulu
Mehmet Paşa
17. yy.
Zurnazen Edirneli daî Ahmed Çelebi
Zurnazenbaşı İbrahim Ağa
Hammalî
Çenkî İbrahim Ağa
Edirneli Mehmed Çelebi
Eyyubî Mehmed Çelebi
Derviş Mehmed Çelebi
Solakzade Mehmed Hemdemî
Acemiler (Acemi oğlanlar)
Kazaklar (İstanbul'a Rusya'dan gelen göçmenler)
18. yy.
Hızır Ağa
Müstakim Ağa
Mehterbaşı Ağa (adı bilinmiyor)
Şah Murad "Sultan IV. Murad"
Kemanî Hızır Ağa
Çok sayıda adı bilinmeyen bestekar
Kaynaklar
T.C. İstanbul Valiliği (Harika İstanbul) / Mehter ve Tanıtımı
"Mozart and the Mehter," Turkish Music Quarterly, vol. I, no. 1. (1988).
Wikipedia