DİĞER BAĞLANTILAR
Designed By Muhammed Emin BÜLBÜL - Metinler Yavuz ÖZDEMİR
Galata Mevlevihanesi Müzesi Müdürlüğü | T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı | Tüm hakları saklıdır. © 2016
Şahkulu Mh.Galip Dede
Caddesi No : 15 Tünel
Beyoğlu, 34420 Istanbul,
İLETİŞİM
Fax : +90 (212) 243 50 45
GALATA MEVLEVİHANESİ MÜZESİ
T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI
Alt Kat Teşhir Salonları    >
SUFİZM
İslamiyet'in doğuşundan yaklaşık iki asır kadar sonra, genişlediği coğrafyalarda asırlardan beri
kendi kültür ve gelenekleriyle yaşayan milletlerin İslamiyet'in kontrolüne girmesiyle birçok
farklılıklar oluşmaya başlamıştır. Bunun neticesinde Hicretin 5. ve 6. asırlarında İslam
coğrafyasında muhtelif mezhepler ve meslekler görülmeye başlamış, hükümdarın şahsi ve siyasi
ihtirasları bunların ortaya çıkmasını kolaylaştırmıştır. İran, Hint, Yunan filozof ve fikirleri ile kısmen
Hıristiyanlığın etkisiyle içinde İslami unsurun ana prensiplerini içermesi şartıyla ortaya çıkan
tasavvuf inancı, az zamanda bütün İslam memleketini kaplamıştır. İlk "sufi" olarak
nitelendireceğimiz kişi Suriye'de ilk zaviyeyi kuran Küfeli Ebu Haşim olmuş, sonra Süfyan-ı Servi
(öl. H.168 - M. 784), eski Hıristiyan keşişlerinin yerleştiği Mısır'dan yetişen Zu'n-Nun (öl. H.245 -
M.859-60), Horasanlı Bayezid-i Bestami (öl. H.261 - M. 874-75), hakkında her türlü fikir yürütülen
Hallac-ı Mansur (öl. H.309 - M.921-22) sonra Cüneyd-i Bağdadi gibi birçok mutasavvıflar görüşlerini
bütün engellemelere ve isnatlara rağmen yaymaktan geri durmamışlardır.
TÜRKLERDE SUFİZM
Türkistan'da Horasan bölgesi eski İran geleneklerini bünyesinde saklamakta iken, İslamiyet'ten
sonra tasavvuf oluşumlarının başıca merkezlerinden belki de en önemlisi olmuştur. Hicri 3. asırda
Herat, Nişapur, Merv kentlerinden önemli mutasavvıflar yetişmiş, 4. asırda bu kentlere Buhara,
Fergana gibi Türkistan kentleri de eklenerek buralarda Şeyhlere rastlanır olmuştur .Hatta
Fergana'da Türkler kendi Şeyhlerine Hz. Peygamber'in sahabelerinden Şeyh Aslan Baba'dan
dolayı Bab veya Baba namını vermişlerdi. (Rivayete göre sahabelerden Aslan Baba'nınHz.
Peygamber'in işareti üzere 400 veya 700 yaşadığı, sonucunda görev olarak Yesi'ye (veya Sayram'a) gelerek Hoca Ahmed Yesevi'yi manevi terbiyesinden geçirdiğine inanılmaktadır )
Esasları Hz. Ebubekir veya Hz. Ali vasıtasıyla Hz. Peygambere eriştirilen Sufiliğin yayılması, tekkelerin siyasi kuvvetler tarafından resmen tanınması, devlet adamları ve hatta sultanların şeyhlere riayet
etmeleri, onlara yüksek manevi nüfus vermiştir. Dini hükümlere bağlı ve onları aşk ve hararetle savunan Karahanlılar ile Selçuklular âlimlere, şeyhlere karşı büyük bir hürmet ve bağlılık göstermişlerdi.
İslam akidelerine çok bağlı kaldıklarından Hanifilik'i o kadar kuvvetle kabul etmişlerdi ki, esasen Türk milletinin içtimai vicdanından doğan bu temayül, bir taraftan İslam'ın içindeki ayrılık, rafizilik ve i'tizalin
gerçekleşmesine mani olmuş, diğer taraftan Türkler arasında gelişen tasavvufi fikirlerde şer'i esaslara derin ve samimi olarak uyma görülmüştür. İlahiler, şiirler okuyan, Allah rızası için halka iyiliklerde
bulunan, onlara cennet ve saadet yollarını gösteren dervişleri, eskiden dini bir kutsiyet verdikleri ozanların yerine koyarak onlara "Ata" yada "Bab" adını vermişlerdir .
TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLUŞU
6. asırda Sibirya'dan Baykal Gölü'ne kadar geniş bir alanda, Göktürkler adında büyük bir hakanlık kuran Türkler, bir taraftan Çin'i, diğer taraftan Sasani Hükümdarlığı ve Bizans imparatorluğu ile ilişkiye
geçmişlerdir. Göktürkler 581 de doğu ve batı olarak ikiye parçalanmasıyla gücünü yitirmiş, bu arada Emir Kuteybe komutasında Orta Asya içlerine kadar ilerleyen Arap-Emevi (Emevi dönemi 661-750)
orduları Mavera'ün-Nehr'e ulaşmış ve güç kaybeden Göktürkler her ne kadar karşı koysalar da İslam ordularının ilerlemesini durduramamışlardır. Sonuç olarak Mavera'ün-Nehr İslamlaşarak İslam
medeniyeti içine girmiştir . Türklerin kitleler halinde Müslüman olmaya başlaması Abbasiler döneminde (750-1258) Samaniler döneminde gerçekleşmiştir. . 961-962 (H.350) de Karluklar, Oğuzlar ve
batı Türklerinden 200.000 çadırın İslamiyet'i topluca kabul ettikleri 10 asır Türklerin Müslümanlığı kabul ettikleri tarih olarak kabul edilmektedir .
TASAVVUF VE TARİKAT
Yeni fethedilen topraklarda mevcut olan hukuki düzenle karşılaşan İslamiyet hukuk sitemi, şeriat ilkelerini kesin kurallara bağlama gereği duymuştur. Diğer taraftan bu topraklardaki çeşitli uygarlıkların
kurumlarıyla karşılaşıp onları özümseme zorunluluğundan ortaya çıkan tasavvufun evriminde gelişen farklı örgütlenmelerden oluşan "tarikatlar", din ilkelerinin yasalara dönük dış yüzü ile değil de, kişilerin
iç dünyasına dönük yönü ile ilgilenen "tasavvuf" yeni bir düşünüş ve davranış biçimi olarak "yol" oluşturmuştur. Bu "yol"a tabi olanlara da "Sufi" adı verilmiş, şeraitin ibadet ve muamelat ilkelerini
düzenleyen "zahir" (dış görünüş) ilmine karşılık, "batın" (iç yüzü) ilmini benimsemişlerdir . Tasavvufun örgütlenmesiyle ortaya çıkan Arapça "tarikat"ın, Türkçe anlamı da "yol" demektir . Tarikatta çıkılan
bu manevi yolculuğa "Seyri Sülük" denilmektedir.
TARİKAT YAPILARI
Tarikatlarla birlikte ritüellerini gerçekleştirebilecekleri, kurumsal ihtiyaçlarına karşılık verebilecek dini içerikli mimari mekânlar da doğal olarak ortaya çıkmış, ihtiyaçlar doğrultusunda gelişerek kendilerine
özgü biçimler almıştır. Bu mimari mekanlar her tarikat için farklılıklar göstermesine rağmen pek çok noktada ortak yönleri bulunan ve aynı adlarla anılan mimari unsurlardır.Tekke: Tekke kelimesinin kökü
Farsça "dayanmak, dayanılacak yer, Zikir ve ders için toplanılan yer" anlamındaki "tekye" sözcüğünden gelmektedir .Türkiye'de dervişlik kurumu ile ilgili yapılar için kullanılan tekke tabiri diğer İslam
ülkelerinde kullanılmaz. Tekkeler kuruluşları icabı bağlı bulundukları tarikat mensuplarının kendi gelenek, töre ve ilkelerince toplandıkları ibadet, ayin ve törenlerini gerçekleştirdikleri yapılardır. Bu
toplantılar ve ayinler tarikatın kendine özgü kurallarınca bir takım batini ve gizemli eylemler oldukları durumlarda yalnız o tarikatın mensuplarına açık oturumlar olabildikleri gibi; tekkelerdeki müzikli, rakslı
ayin ve sohbetlerin büyük kısmı halkın ziyaretine açık olmuştur.
Doğal olarak yeni müritler kazanmak için propaganda niteliğinde de olan bu dışa açılma toplumun çeşitli kesimlerinden kişiler için gündelik yaşamın sıradanlığından sıyrılabilmenin veya manevi bir
tatminin ihtiyacına cevap vermekteydi .
Tekke kurumu bir tarikat zümresinin örgüt ve yerleşme merkezi olmasının yanı sıra, aynı zamanda bir kültür merkezi, bir ziyaret ve konuk evi; bazen türüne göre düşkünlere bakım evi özelliğinden
ilgilenenlere spor kulübü niteliğine kadar değişik görevleri de olan; dinsel-mistik içeriği olduğu kadar, toplumsal işlevleri de üstlenmiş bir kuruluş olarak tanımlanabilmektedir .
Zaviye: Tarikat yapılarından söz edilirken daima "tekkeler ve zaviyeler" diye bir niteleme yapılmaktadır. Zaviyeler en anlaşılabilir tabirle en küçük tekke yapısı olup daima kırsal alanda yaygın yaşamın
olmadığı yerlerde kurulmuşlardır .
Tekkede şeyhler ve dervişler belirli bir disiplin sistemi içinde bir arada yaşayıp, tekkeye devam eden kişinin aile yaşamı tekke dışında kalırdı. zaviyeler ise tek kişinin yönetiminde, aynı zamanda ailesinin
yakınlarının ve müritlerinin ikametgâhı niteliğindeydi. Zaviyelere devletçe bağışlanmış olan arazi ve mülk kuşaktan kuşağa geçmekte, yani hem mülkiyet hem de yönetim açısından özerklik arz eden bir
kurum olmuştur . Ancak zaviyeler zamanla belli bir evrim sürecinden geçtikten sonra vakıflarla desteklenip, nicelik ve nitelik olarak büyüyerek önemli bir tarikat merkezi halini alıp bir tekkeye
dönüşebilmekteydiler .
Hankah: Bir tarikata özgü yapılar içinde diğer şubelere göre üstün olan merkeze ve o tarikatın büyüklerinden birinin veya tarikat kurucusunun (Pir'in) gömülü bulunduğu yapıya "hankah" denilmektedir.
Farsça "hângâh veya "hânegâh" kelimesinden gelmekte olup "pir makamı" denilen büyük tekeyi ifade etmek için de kullanılır". Türkiye dışındaki İslam ülkelerinde hicri 2.yüzyıldan itibaren ortaya
çıkmaya başlayan tarikat yapılarının genellikle "hankah" olarak vasıflandırıldığı görülmektedir .
Dergâh ve Asitane: Bir tarikata özgü yapılar arasında belirli makam ve önem farklarını belirtmek açısından kullanılan iki deyimdir. "Dergah" Farsça kapı, "Asitane" ise eşik anlamına gelmekte olup mimari
içerik taşımadığı halde mecazi anlamda mimari tabir olarak kullanılmışlardır. Bu mecazi terimlerden asitane, bir tarikatın çeşitli yapıları arasında diğerinden üstün kabul edilen yani en büyük dergah
manasını ifade eder. Dergah ise önem bakımından daha alt düzeyde zikir ve toplantı yapısı olarak tekke terminolojisinde yer almaktadır. Bu terminolojiye göre "asitane" ile "hankah" aynı nitelikte ve
değerde yapılar olup tarikatın merkez tekkesinin belirtilmesi için kullanılması, bunun dışında irili ufaklı şube yapıları için genel olarak "dergâh" denilmesi doğru olacaktır. Dergâh tanımı makam ve önem
derecesi belirtilmeden kullanılmakta ve bir değer ölçüsü sıfatı bulunmamaktadır .Mevlevilerce tarikatın en kutsal yapısı olarak kabul edilen Konya Mevlevihanesi ve Mevlana Türbesi, "Huzur-u Pir"
"Merkad-ı Mevlana" gibi deyimlerin yanı sıra Mevlana kapısı anlamına gelen "Dergâh-ı Mevlana" olarak ta anılmaktadır.Desteklenip, nicelik ve nitelik olarak büyüyerek önemli bir tarikat merkezi halini alıp
bir tekkeye dönüşebilmekteydiler .
Mevleviliğin Mekânsal Karşılığı: Mevlevihaneler
Diğer tarikatlara ait tekke yapıları ile Mevlevihaneler arasında mekân açısından birçok ortak benzerlik olmasına rağmen ritüellerindeki farklılıklarından dolayı fonksiyonel değişiklikler görülmektedir.
Mesnevi okunması, sema mukabelesi ve 1001 süren Mevlevi çilesi gibi Mevleviliğe mahsus adap ve erkâna uygun işlevler, Dedegan odaları, semahane, Matbah-ı Şerif, Meydan-ı Şerif gibi özgün
mekanlarının oluşmasını gerektirmiştir. Ancak bu mimari unsurların Mevleviliğin ortaya çıkışı ve gelişimi içinde ne zaman ortaya çıktıkları bilinememektedir. Esas unsurlar olan 1001 günlük çile ile sema
mukabelesinin son şeklini ne zaman aldığı ve fonksiyonlarının icrası için ilk Matbah-ı Şerif ve Semahane yapılarının ilk ne zaman inşa edildiği dahi ortaya konulamamıştır .
Mevlevihanelerde harem, selamlık, sema'hâne, türbe mescit, meydan, matbah ve derviş hücreleri bulunmaktadır. Dergâha, "cümle kapısı" denilen kapıdan girilir. Şeyhin evi olan harem dairesi diğer
yapılardan uzak bir yerde ve ayrı bir kapısı bulunmaktaydı. Şeyhin misafirleri kabul ettiği birkaç odadan meydana gelen selamlıkta mutlaka bir kahve odası ve meydancı hücresi bulunurdu. Meydanı şerif
sabah namazından sonra toplanılıp o günkü işlerin konuşulduğu büyükçe bir oda olup genellikle hücrelere yakın bir yerdedir. Yine hücrelere yakın Matbah yemek pişirilen ocaklı kısım olmasından başka
canların istirahat ettikleri yerdir. Semahane ayrı bir yapı ve çoğu defa türbeyle aynı çatı altındadır . Ancak işlevlerin yürütülmesini sağlayan belirttiğimiz mekânlar dışında her yapı unsuru Mevlevi
tekkelerinde olmayabilir. Örneğin Üsküdar Mevlevihanesi kuruluş amacı Anadolu'dan gelen veya Anadolu'ya giden dervişlerin konaklaması için yapıldığından derviş yetiştiren mekân yani Matbah-ı Şerif'i
yoktur. Ayrıca Türbe altta Semahane üstte olarak iki katlı inşa edilen Türbe-Semahane yapısı muhtemelen yer sıkıntısı nedeniyle bu şekilde yapılandırılmıştır) tek örnektir.
Abdullah Yeğin, Yeni Lûgat, (İstanbul: Hizmet Vakfı Yayıncılık, 1997), 707.
Doğan, age, 59, 60.
Doğan, age, 71.
Doğan, age, 165.
Doğan, age, 168, 169.
Doğan, age,, 173.
Doğan, age, 72.
Doğan, age, 77, 78.
Matbah sözcük karşılığı olarak yemek pişirilen yer anlamında olup Mevlevi tekkelerinde eğitim ve
öğretimin yapıldığı, canların manevi anlamda piştiği olgunlaştığı mekândır. Tarikata girmek isteyen
nevniyaz adı verilen can "Derviş" olana kadar geçirdiği 1001 günlük çileyi burada geçirir, "dede"
unvanını alırdı. Matbahta canlar Ser-tabbah (aşçı Dede), Kazancı Dede, Halife Dede ve diğer dedeler
tarafından eğitilerek yol, yöntem, erkân, adap ve sema öğretilirdi Matbah ocaklar, saka postu,
somathane ve nevniyazlara sema yapılmasının öğretildiği sema talim ve meşk yeri olmak üzere dört
bölümden oluşmaktadır. Matbah'ın girişinde yemeklerin piştiği ocakların bulunduğu ilk kademede
tarikata girmek isteyen muhiblerin üç gün sebat ederek kaldıkları, 1001 günlük çilesine başlamaya
ikrar verdikleri yani kendisini bu "yol"a adayacağına söz verdikleri "saka postu" yer almaktaydı. Bu
"yol"a girerek gerçeğe olan susuzluğunu giderecek ve daha sonrada başka aşıklara su verecek
olmasını mecazi anlamda ifade ettiğinden buraya "saka postu" denilmiştir . Matbah'ta ocakların
bulunduğu bölümden yüksekte "somathane" adı verilen tekkenin yemekhanesi bulunurdu. Matbahta
ocaklarda yemekler pişince; Kazancı Dede niyaz ederek kazanın kapağını açıp gülbang çeker,
yemekler somathanenin sekisine dizilip yuvarlak biçimli tahtadan sofra kurulurdu.Bazen de yemeklerin
dışında kahvaltı, çerez gibi yiyecekler için kullanılan "elifi somat" denilen uzunlamasına yere serilen,
kullanıldıktan sonra tomar gibi dürülerek kaldırılan meşin sofra kullanılırdı .Ortadaki tahta sofranın
çevresine "dolaylı havlu" denilen uzunca bir bez, sofranın kenarını bir karış örtecek ve diğer yarısı
oturanlar tarafından dizlerine alınacak şekilde serilir, etrafına da postlar dizilirdi. Sofra kurulurken
yemek vaktini haber vermekle görevli derviş önce şeyhin dairesinin önünde, sonra derviş hücrelerinin
bulunduğu koridorda "Hu! Somat'a sala" diye bağırarak yemeğe davet ederdi. Yemek bittikten sonra
dua edilip gülbank çekildikten sonra hep birlikte kalkılır, Matbah'ta görevli dede ve canlar dışında
Matbah boşaltılırdı .
Mevlevi dergâhının ruhu matbah'tır. Başta aşçı dede (ser-tabbah) bulunmakta ve dergahın masraflarını idare etmektedir. Kazancı dede aşçı dedenin yardımcısı sayılır. Matbahta18 hizmet olup bu hizmetler
ve görenler şunlardır.
1) Kazancı Dede: Canların düzeninden, edep ve terbiyelerinden sorumludur. Aşçıbaşı gibi ayrı bir postu vardır; yani makam sahibidir.
2) Halife Dede: Matbah'a yeni girenlere yol, erkân öğretip yetiştirir.
3) Dışarı meydancısı: Hücrelerdeki dedelere, Konya'da tarikatçının, diğer yerlerde Aşçıbaşı'nın emirlerini bildirir.
4) Çamaşırcı dede: Dedelerin ve canların çamaşırlarını yıkar, yıkatır, temizlikten sonumludur.
5) Âb-rÎzci: Helâların, şadırvanın, muslukların temizliğinden sorumludur.
6) Şerbetçi: Hücreye çıkacak canın şerbetini hazırlar, dedelerin matbahı ziyaretinde onlara şerbet yapıp sunardı.
7) Bulaşıkçı: Kap kacağın temizliğinden sorumludur.
8) Dolapçı: Kap kacağa bakar, onların gerekiyorsa onları kalaylatırdı.
9) Pazarcı: Sabahları pazara gider alışveriş işlerine bakardı.
10) Somatçı: Sofraları kurup kaldırır, yerleri süpürür, süpürtürdü.
11) İç meydancısı: Matbahtaki canla kahve pişirir, Cuma günleri dedeler matbahı ziyarete geldiğinde onlara kahve yapıp sunardı.
12) İçeri kandilcisi: Matbahın kandillerini, şamdanlarını temizler hazırlar, uyandırır, dinlendirir, sır ederdi.
13) Tahmisçi: Matbahın ve dedelerin kahvelerini döverdi.
14) Yatakçı: Canların yataklarını serer, kaldırır, değiştirirdi.
15) Dışarı kandilcisi: Dışarıdaki kandillere, şamdanlara, mumlara bakardı.
16) Süpürgeci: Bahçeyi ve etrafı süpürür, süpürtür, temizliğe bakardı.
17) Çerağcı: Matbahın kandil ve şamdanlarına nezaret eder ve türbedarın yardımcısıydı.
18) Ayakçı: Ayak işlerine bakardı. Dergâha girmeye ikrar veren cana ilk olarak bu iş verilirdi
OSMANLI İMPARATORLUĞU'NDA MEVLEVİLİK
Mevlevilik, 14. yüzyılda Anadolu'da Kütahya, Edirne, Afyon gibi önemli merkezlerde örgütlenerek bir
tarikat olarak etkin olmuştur. 1453 de İstanbul'un fethiyle başlayan yeni dönemde siyasi ortama uygun
olarak Osmanlı Devleti içine girmesi yani İstanbul'da kurum olarak yerleşmesi ve böylece gelişmesi
gerekmekteydi. Bu misyon hareketi Sultan II. Bayezid döneminde 1491 de dönemin devlet ricalinden
İskender Paşa'nın Galata sırtlarındaki av köşkünde Divane (Semai) Mehmed Çelebi tarafından Galata
Mevlevihanesi'nin kurulmasıyla olmuştur.
Halk arasında Kulukapısı Mevlevihanesi, Galib Dede Dergâhı olarak da bilinen ve İstanbul'un ilk
mevlevihanesi olan Galata Mevlevihanesi'nin kurulması ile İstanbul'da Mevleviliğin kurumsallaşması
Osmanlı toprakları içinde Balkanlar ve Akdeniz coğrafyasında hızla yayılmasına ve yapılanmasını
sağlamıştır. Bu yeni dönemde İstanbul Mevlevihaneleri ve Mevleviliği devlet yönetiminde söz sahibi
olarak Anadolu Mevleviliğinden farklı payitahta özgü Mevlevi kültürü yapılanması oluşmuştur.
Mevleviliğin kurumsal yapılanması içinde Mevlevi tekkeleri Konya'dan "çelebilik makamı" tarafından
atanmış şeyhlerle yürütülmüştür. İlk dönemlerde İstanbul'daki Mevlevihane şeyhleri, daha önce Anadolu
ve Rumeli'de meşihat görevi üstlenmiş şeyhler arasından atanırken, posta geçen bu şeyhler sadece
meşihat süresince faal olabilmişler, kendi halifelerini yetiştiremediklerinden kültürel bir devamlılık
sağlanamamıştır. Farklı kültürlerden gelen her şeyhin farklı üslubu birbirini izlemiştir. Bu atama sistemi
İstanbul'a özgü Mevlevi kültürünün doğuşunu geciktirse de imparatorluk merkezi ile taşra arasında
iletişimi sağlamış, nüfuslu şeyh ailelerinin ortaya çıkması önleyerek çelebilik makamı ve siyasi otorite
açısından avantaj oluşturmuştur .
İSTANBUL MEVLEVİLİĞİ
17.yüzyılın ilk çeyreğinde Galata Mevlevihanesi postnişini Furuncuzade Sırrı Abdi Dede'nin meşihatının Bostan Çelebi (ö.1630) tarafından kaldırılması ile Galata Mevlevihanesi'nden ayrılan Abdi
Dede'nin Kasımpaşa Mevlevihanesi'ni kurması, kendinden sonra da tekkenin ailesine mensup şeyhler tarafından yönetilmesiyle İstanbul'daki ilk "şeyh aileleri" dönemi başlamıştır.
Kasımpaşa Mevlevihanesi'nde başlayan bu sistem Galata Mevlevihanesi'nde Gavsi Ahmed Dede ailesi, Beşiktaş Mevlevihanesi'nde Eyyubi Mehmed dede ailesi, Üsküdar Mevlevihanesi'nde Abdullah Necip
Dede ailesi ve en derin iz bırakan Yenikapı Mevlevihanesi Ebubekir Dede ailesi ile gerçekleşmiştir. 17.yüzyıldan 20.yüzyıl başına kadar geçen dönem içinde şeyh aileleri kendi kültürünü yerleştirmiştir .
Şeyh ailelerinin 17. yüzyıldan itibaren aşamalı olarak nüfuz kazanması ve modernleşme yanlısı bir politika izleyerek Osmanlı Sarayı'nın desteğini arkalarına almaları Konya'daki çelebilik makamını adeta
bir tasdik merciine indirgemiştir. Kültürel açıdan ise İstanbul'un gündelik hayatıyla yoğrularak rafine bir Mevlevi estetiğinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Şeyh Galip, İsmail Dede Efendi gibi kıymetli
şahısların yetişmesinde, bu kültürel zeminin payı büyük olmuştur .
Mevlevilerin devlet içinde aktif olarak görünmeleri kendisi de Mevlevi olan III. Selim'in 1789 da tahta geçmesiyle olmuştur. Bu dönemle Osmanlı içindeki modernleşme ve batılılaşma uygulamalarının
yapılanmasında Mevlevileri ön planda görülmektedir. Sultan III. Selim'in dostu olan divan şairi Şeyh Galib'in 1790 da Galata Mevlevihanesi postnişinine atanmasından vefatına 1798 (H.1213) e kadarki
döneminde Mevlevihane altın devrini yaşamıştır.
19. yüzyılda Yenikapı Mevlevihanesi'nin özgür fikirlerin tartışıldığı modernleşme yanlısı bir kuruma dönüştüğünü görmekteyiz. Öyle ki Tanzimat'ın iki büyük sadrazamı Keçecizade Fuat Paşa ve Ali Paşa
Yenikapı Mevlevihaneleri muhiplerindendir. I. Meşrutiyet'in ilk tartışıldığı yer yine Yenikapı Mevlevihanesi olmuş, Yeni Osmanlılar hareketi içinde yer alan postnişin Osman Selahaddin Dede, diğer
anayasacı aydınlar gibi V. Murad'ı desteklediğinden Yenikapı Mevlevihanesi Sultan II. Abdulhamid tarafından sürekli gözaltında tutulmuştur .
Birinci Dünya Savaşı sırasında çelebilik makamında olan Veled Çelebi'nin önderliğinde kurulan "Mücahidin-i Mevleviyye" alayına Veled Çelebi komutan tayin edilmiş, Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi
Abdulbaki de binbaşı rütbesiyle bu alayın kumandan vekili olmuştur . Veled Çelebi 1908 ile Çelebilik Makamına atandığı 1910 yılına kadar Galata Mevlevihanesi potnişinliğine vekalet etmiş olup
Cumhuriyetin kurulmasından sonra da İzbudak soyadını alarak Türk Dil Kurumu'nun kurucuları arasında bulunmasının yanı sıra uzun süre milletvekilliğinde bulunarak Türk kültürüne büyük hizmetlerde
bulunmuştur.
Sonuç olarak 1491 de Galata Mevlevihanesi'nin kurulmasından Cumhuriyet döneminde 1925 de Tekkelerin kapatılmasına kadar geçen süre içinde İstanbul Mevlevihaneleri özellikle şeyh ailelerinin
oluşmasıyla devlet ricali içinde etkin olmuş, her ne kadar Konya Çelebilik merkezli görünse de İstanbul Mevleviliği, Mevleviliğin gelişiminde ve devlet içinde söz sahibi olmasıyla ön plana çıkmıştır.
GALATA MEVLEVİHANESİ MÜZESİ TARİHÇESİ
1207
Mevlana'nın doğumu.
1491
(H.897) Afyon Mevlevihanesi Şeyhi Sultan-ı Divane (Semai) Mehmed (Çelebi)
Dede'nin Galata Mevlevihanesi'ni kurması.
1548
Mesnevihan Mahmud Dede'nin 1548 de vafatı ile Halveti
zaviyesi ve medresesi olarak kullanılmıştır.
1509
Büyük İstanbul depreminden etkilenmesi muhtemeldir.
1608
Sırrı Abdi Dede'nin meşihatı ile Halveti tekkesinden Mevlevi tekkesine
dönüş ve onarım.
1609
Bostan Çelebi tarafından Sırrı Abdi Dede'nin azli ve İsmail Ankaravi (Rusuhi) Dede'nin meşihat makamına atanması. Abdi Dede'nin
Kasımpaşa Mevlevihanesi'ni Kurması.
1631
İsmail Rusuhi'nin vefatı ve Hüseyin Adem Dede'nin meşihatı.
1649
Matbah Emini Hasan Ağa'nın Mevlevihane'de kendi adını taşıyan çeşmeyi yaptırması.
1650 (H.1061)
Matbah Emini İsmail Ağa'nın Mevlevihanede imar faaliyetleri.
1667 (H.1077)
Sultan IV Mehmed döneminde Vani Mehmed Efendi tarafından
tarikatların faaliyetleri yasaklanmıştır.
1683 (H. 1095)
Tarikatlar yeniden açılıyor. 18 yıl geçiyor.
1673-1697
Gavsi Ahmed Dede'nin meşihatı ile Galata Mevlevihanesi'nden şeyh
aileleri dönemi başlıyor.
1745
Hazirede medfun olan Humbaracı Ahmed Paşa'nın vefatı.
1765-1766
İsa Dede Meşihatında (1761-1771) Büyük Tophane yangını ile zarar
ören Mevlevihane'de Sultan III. Mustafa tarafından Sultan Yenişehirli
Osman Efendi'yi bina emini tayin ederek imar faaliyetleri.
1791-1799
Şeyh Galib'in meşihatı
1791-92 ve 1795-96
Şeyh Galip dönemi imar faaliyetleri.
17 Mayıs 1817
Mahmud Dede Beşiktaş Mevlevihanesi şeyhliğine atanması
27 Mayıs 1817
Kudretullah Dede'nin meşihatı.
1819
II. Mahmud dönemi, Halet Said Efendi imar faaliyetleri.
1824 - 1835
1824 de yangın geçirerek mescid, matbah ve 9 hücre ortadan kalkmıştır.
Kudretullah Dede'nin ricası ile Sultan II. Mahmud'un emriyle imar faaliyetleri.
1847
II. Mahmud'un kızı Adile Sultan tarafından sarnıç, şadırvan ve
çamaşırhane inşası.
1851-52
Sultan Abdulmecid, Hasan Ağa Çeşmesini onartıp, Matbah'ı inşa
ettiriyor.
1859-60
Sultan Abdulmecid Semahane, Selamlık ve Dedegan Hücrelerinin
bulunduğu ana yapıyı bugünkü şekliyle inşa ettiriyor.
1871
Kudretullah Dede'nin vefatı üzerine Halet Efendi'nin baş taşının
bulunduğu hazireye gömülüp türbenin üstü kapatılıyor.
1925
13 Aralık 1925 ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine
ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair kanun.
1925
İstanbul Vilayeti Meclisi Umumisinin Galata Mevlevihanesi'nin
mektep ittihazına dair 25 Kasım 1925 tarihli Kararı.
1932 - 1946
(Ahmet) Cemal ÖZAYDIN'ın (doğ. 1892 - öl. 1970) Polenezköy'den
35. İlkokul'a (Galata Mevlevihanesi) atanarak Okul Müdürlüğü.
1942
İbrahim Müteferrika'da olmak üzere 17 mezarın nakli.
1945-47
TTOK İstanbul Muhibler cemiyetri ve Reşid saffet Atabinen'in
çalışmaları. Hazire üzerine Belediye tarafından Beyoğlu Evlendirme
Dairesi (Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi) inşası.
2 Ekim 1946
Müze olması için Maarif Vekâleti'ne devir için Bakanlar Kurulu Kararı
1946
Topkapı Sarayı Müzesi'ne bağlanıyor. Ancak lojman olarak kullanılıyor
1966
Milli Eğitim Bakanlığı'nın 8 Şubat 1966 gün ve 730.35 - 682 sayılı
emirleriyle kurulan İstanbul Türbeler Müzesi Müdürlüğü'ne bağlanması.
1967
Galata Mevlevihanesi'nin tamir ve restoresi için 18 Aralık 1967 günlü ihalesi.
27 Aralık 1975
Divan Edebiyatı Müzesi olarak ziyarete açılması.
01 Ocak 2005
Vakıflar Bölge Müdürlüğünce yürütülen restorasyon faaliyetleri.
Müzenin adının Galata Mevlevihanesi Müzesi olarak değiştirilmesi.
01.01.2005 - 09.06.2009
Vakıflar Bölge Müdürlüğünce Semahane binasındaki
restorasyonun bitirilerek, eksik olarak Kültür Bakanlığı'na bırakılması.
Mart-Aralık/2009
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından Türbelerin
restorasyonu.
2010 İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından Hamuşan
haziresinin onarımı ve Müze Teşhir Tanzim Projesi'nin başlaması.
01 Mart 2011 Galata Mevlevihanesi Müzesi'nin ziyarete açılması.
M. Baha Tanman, "Galata Mevlevihanesi", Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c. 3, (İstanbul: Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı ortak yayını, 1994), 362.
Işın, Aşk Ocağında, 56-57.
Işın, Aşk Ocağında, 57.
Işın, Aşk Ocağında, 64.
Işın, Aşk Ocağında,, 63-64.
Gölpınarlı, Mevlana'dan Sonra,.278.
18 Beyit
1. Bişnev in ney çün hikâyet mîküned
Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned
Dinle, bu ney neler hikâyet eder,
ayrılıklardan nasıl şikâyet eder.
2. Kez neyistân tâ merâ bübrîdeend
Ez nefîrem merd ü zen nâlîdeend
Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryâdımdan
erkek ve kadın müteessir olmakta ve inlemektedir.
3. Sîne hâhem şerha şerha ez firâk
Tâ bigûyem şerh-i derd-i iştiyâk
İştiyâk derdini şerhedebilmem için, ayrılık acılarıyle
şerha şerhâ olmuş bir kalb isterim.
4. Herkesî kû dûr mand ez asl-ı hiş
Bâz cûyed rûzgâr-ı vasl-ı hîş
Aslından vatanından uzaklaşmış olan kimse,
orada geçirmiş olduğu zamanı tekrar arar.
5. Men beher cem’iyyetî nâlân şüdem
Cüft-i bedhâlân ü hoşhâlân şüdem
Ben her cemiyette, her mecliste inledim durdum.
Bedhâl (kötü huylu) olanlarla da, hoşhâl (iyi huylu) olanlarla da düşüp kalktım.
6. Herkesî ez zann-i hod şüd yâr-i men
Vez derûn-i men necüst esrâr-i men
Herkes kendi anlayışına göre benim yârim oldu. İçimdeki
esrârı araştırmadı.
7. Sırr-ı men ez nâle-i men dûr nist
Lîk çeşm-i gûşrâ an nûr nîst
Benim sırrım feryâdımdan uzak değildir.
Lâkin her gözde onu görecek nûr, her kulakda onu işitecek kudret yoktur.
8. Ten zi cân ü cân zi ten mestûr nîst
Lîk kes râ dîd-i cân destûr nîst
Beden ruhdan, ruh bedenden gizli değildir. Lâkin herkesin rûhu
görmesine ruhsat yoktur.
9. Âteşest în bang-i nây ü nîst bâd
Her ki în âteş nedâred nîst bâd
Şu neyin sesi âteşdir; havâ değildir.
Her kimde bu âteş yoksa, o kimse yok olsun.
10. Âteş-i ıskest ke’nder ney fütâd
Cûşiş-i ışkest ke’nder mey fütâd
Neydeki âteş ile meydeki kabarış, hep aşk eseridir.
11. Ney harîf-i herki ez yârî bürîd
Perdehâyeş perdehây-i mâ dirîd
Ney, yârinden ayrılmış olanın arkadaşıdır. Onun makam perdeleri,
bizim nûrânî ve zulmânî perdelerimizi -yânî, vuslata mânî olan perdelerimizi- yırtmıştır.
12. Hem çü ney zehrî vü tiryâkî ki dîd
Hem çü ney dem sâz ü müştâkî ki dîd
Ney gibi hem zehir, hem panzehir; hem demsâz, hem müştâk bir
şeyi kim görmüştür
13. Ney hadîs-i râh-i pür mîküned
Kıssahây-i ışk-ı mecnûn mîküned
Ney, kanlı bir yoldan bahseder, Mecnûnâne aşkları hikâye eder.
14. Mahrem-î în hûş cüz bîhûş nist
Mer zebânrâ müşterî cüz gûş nîst
Dile kulakdan başka müşteri olmadığı gibi, mâneviyâtı idrâk
etmeye de bîhûş olandan başka mahrem yoktur
15. Der gam-î mâ rûzhâ bîgâh şüd
Rûzhâ bâ sûzhâ hemrâh şüd
Gamlı geçen günlerimiz uzadı ve sona ermesi gecikti.
O günler, mahrûmiyyetten ve ayrılıktan hâssıl olan ateşlerle arkadaş oldu –yânî, ateşlerle,
yanmalarla geçti – .
16. Rûzhâ ger reft gû rev bâk nîst
Tû bimân ey ânki çün tû pâk nist
Günler geçip gittiyse varsın geçsin. Ey pâk ve mübârek olan
insân-ı kâmil; hemen sen vâr ol!..
17. Herki cüz mâhî zi âbeş sîr şüd
Herki bîrûzîst rûzeş dîr şüd
Balıktan başkası onun suyuna kandı. Nasibsiz olanın da
rızkı gecikti.
18. Der neyâbed hâl-i puhte hîç hâm
Pes sühan kûtâh bâyed vesselâm
Ham ervâh olanlar, pişkin ve yetişkin zevâtın hâlinden anlamazlar.
O halde sözü kısa kesmek gerektir vesselâm.
Mevlevihaneler sadece sufizm alanı ile sınırlı kalmamış sanat alanında da derin izler bırakmıştır. Bu bağlamda birer güzel sanatlar akademisi görevi görmüştür. Edebiyattan felsefeye, musikiden güzel yazı
sanatına (Hüsnü Hat), ebrudan ciltçiliğe ve hatta saatçiliğe kadar pek çok sanat alanını Mevleviler başarıyla icra etmişlerdir.Ancak Mevlevililer bu çabalarını bir sanat esri ibda etmek amacıyla değil; bunu
bir hayat tarzı olarak benimsemişlerdir. Nefis ve sanat terbiyesi bir arada verilmiştir.
MUSİKİ
Mevlevilikte musiki denince Türk müziğinin en büyük formu olan Mevlevi ayinleri akla gelir. Mevlevi ayinleri
Mevlevi tarikatında sema töreni sırasında çalınıp okunurdu. Ayinlerin güftesi Mevlana'nın şiirlerinden, Mesnevi
veya Divan-ı Kebir'deki farsça gazellerden , ayrıca tasavvuf şairlerinin şiirleri de kullanılırdı. Mevlana'dan sonra en
çok Sultan Veled'in güfteleri bestelenmiştir.Ayin, Sema'nın dört bölümüne karşılık, "selam" denilen dört parçadan
oluşur. Her selam birkaç beytin bestesi ile söz ve saz terennümlerinden oluşmaktadır.Ayin mutlaka "devrikebir"
usulünde bir peşrevle başlar. Birinci selamda Devrirevan, Devrihindi, Düyer, Ağır Düyek; 2. Ayinde Ağırevfer; 3.
Ayinde Devrikebir usulleri çok kullanılır. 3. Selamın sonlarında Aksaksemaî'ye girilir ve bir saz semaisi parçası
icra edilir. Sonra Yürüksemaî (en hareketli bölüm) gelir ve 3. Selam biter. 4. Selamda tekrar sükûnet başlar. Ayin
son peşrev ve son Yürüksemaî ile sona erer.Mevlevi mukabelelerinde ayinler; neyzen, kudümzen, naathan ve
ayinhan'lar dan oluşan ve mutrıb adı verilen saz heyetince icra edilir. Mevlevi musikisinde kullanılan müzik
aletlerinin en başta geleni şüphesiz Ney'dir. Ritmin çok önemli bir unsur olması dolayısıyla da ritim sazı olarak
baş saz kudüm dür. Rebap ise Ney ve kudümden hiç ayrılmaması gereken bir sazdır elbette. Tambur, kemençe,
hatta ud ve kanun da artık kullanılmakta olup, kudüme ilâve olarak halile ve bendir de ritim saz olarak bu
musikide yer almaktadır.
Rauf Yekta Bey (1871-1935)
Galata Mevlevihanesi 'nin son Neyzenbaşısı olup Ataullah Dede'nin (1845-1911) öğrencisidir. 1871 yılında İstanbul' da Aksaray'da doğdu Simkeşhane İlkokulu,
Mahmudiye Rüştiye'si ve Yüksek Lisans Mektebi'nde okuduktan sonra 1884'te on üç yaşındayken Sadaret Divan-ı Humayun Kalemi Kâtip Yardımcısı adıyla Devlet
Memuru oldu. Otuz sekiz yıl bu dairede kalarak 1922'de emekli olmuştur. Rauf Yekta Bey Galata Mevlevi hanesi şeyhi Ataullah ef.(1854-1911) Yenikapı
Mevlevihane'si Şeyhi Celal Efendi (1849-1907) ve Bahariye Mevlevihane'si Şeyhi devrin üç büyük Mevlevi şeyhi tarafından yetiştirilmiştir. Bu şeyhler, doğu müziğinin
eski kitaplarda kalan ve unutulmuş olan sırlarını gün ışığına çıkararak modern bir Türk Müzikoloji ilminin kurulması yönünde Rauf Yekta Bey'in önünü açmışlardır. O
çağa kadar usta çırak ilişkisine sıkışarak kaybolup giden musiki ilmini modern ölçülerde bir müzikoloji şekline sokmuş olup ilk Türk müzikoloğu olarak kabul
edilmektedir. Sadeddin Arel ve Dr. Suphi Ezgi izleyicilerdir. Kemal Batanay, Sadeddin Heper, Mesut Cemil ,Vecdi Seyhun öğrencileridir.8 Ocak 1935 de öldüğünde
aralarında Yegâhmakamında bir de ayin bulunan50 kadar besteye imza atan Rauf Yekta Bey 1922'de Paris'te yayınlanan Livagnac müzik ansiklopedisine yazdığı
Türk Musikisi maddesiyle emsalsiz bir belge bırakmıştır. Bugünçalınıp okunabilen 400 yıllık tüm Mevlevi musikisi onun tespit ve nota çalışmalarıyla ayakta
kalmıştır. Mezarı Beylerbeyi Nakkaşbaba Mezarlığı'ndadır.
Cam Sanatı: Sultan III. Selim (1789-1807) zamanınmda cam sanatını öğrenmesi ve bilgisini geliştirmesi amacıyla
Mevlevi Mehmed Dede'yi Venedik'e göndermiştir. Mehmed Dede döndükten sonra Beykoz'da ufak bir atölyede cam
sanatını icra etmeye başlamış ve zamanla gelişen cam atölyeleri ve ustaların camlara Türk sanatının inceliklerini,
estetiğini ve ruhunu katmasıyla "Beykoz Camları" adıyla bir ekol oluşmuştur. Çeşm-i bülbül tekniğinin uygulanarak
işlenen cam vazo ve kâseler bu sanatın en güzel örnekleri arasındadır.
KATİ: Herhangi bir düz veya boyanmış kağıdın (mesela ebrulu bir kağıdın) yada derinini oyulmasıyla yapılan sanata
katı'denir. Katı' sanatında, kesilip çıkartıldıktan sonra başka bir yere yapıştırılan kısma "erkek oyma", içi oyulmuş
kısma ise "dişi oyma" adı verilir.Cilt sanatının şemse ve köşebent tarzındaki ince ve zarif motifleri, hüsn-i hat
örnekleri, vazo desenleri tek çiçekler,buketler, tabiat manzaraları ve tasvirleri oyma sanatında en çok rastlanan
şekiller olarak, cilt kapaklarında, murakka' kıt'alarda, albümlerde ve el yazması eserlerin süsleri arasında görülür.Katı'
sanatının kâğıt üzerindeki en eski örneklerine İran'da rastlanmış olup ülkemize gelişi XVI. yüzyılın başlarındadır.
Özellikle Kanuni Sultan Süleyman devrinde katı', önemli bir sanat dalı olarak tezhipten sonraki en önemli süs sanatı
olmuştur. Kati sanatıyla uğraşanlara "Katı'an" (Oymacılar) denmiştir.
XVII. yüzyıl başlarında Türk kati sanatının en önemli sanatkarlarından biri Bursalı Mevlevi Fahri Dede'dir. XVII.
yüzyılda Anadolu'ya gelen Batılı seyyahların beraberlerinde götürdükleri bazı eserler yoluyla, katı' tekniği Osmanlılar
kanalıyla Avrupa'ya geçmiştir. Nitekim XVI. yüzyıl sonlarıyla XVII. yüzyıl başlarında Batı'da kâğıt oymalarına karşı
büyük bir ilgi başlamıştır. Bu sanatı benimseyen Avrupalılar, bir süre sonra silhouette (gölge) adını verdikleri kendi
tarzlarını geliştirmişlerdir.
Ciltçilik, hattatlık, ebru gibi klasikleşmiş Türk sanatlarının gerilemesine paralel olarak Katı' sanatı da gerilemiş yok olmaya yüz tutmuştur. Bütün klasik Türk-İslam sanatlarında olduğu gibi, oldukça sabır ve
dikkat isteyen bu sanatın temsilcileri az da olsa günümüzde çalışmalarına devam etmektedir. Son dönem kati sanatkarları arasında Ord.Prof.Dr A. Süheyl Ünver, Necmeddin Okyay, Sami Okyay, Sacit
Okyay, Gülbün Mesara, Meliha Altay, Doç. İslam Seçen'i sayabiliriz.
CİLTCİLİK: Bir mecmua veya kitabın yapraklarını dağılmadan ve sırası bozulmadan bir arada tutsabilmek için yapılan koruyucu kapağa "cilt" denilmektedir. Bu kapaklar çoğunlukla deriden yapıldığından
Arapça'da deri anlamına gelen "cilt" denilmiştir. Anadolu Selçuklularına ait en erken cilt örnekleri 12. Yüzyılın sonlarına tarihlenmektedir. Türk cilt sanatında zeyzinat zamanın ahşap, çini, taş, maden ve
minyatür sanatındaki motiflerle paralellik gösterir.
Cilt a) arka ve ön kapak, b) mikleb, c) sırt, d) iç kapak'tan oluşur.
SAATÇİLİK:
Osmanlı döneminde mekanik saat geleneğinin olmamakla birlikte münferit, mekanik saat üretebilecek sanatkâr ruhlu ve işin her türlü ağırlığını omuzlayacak kuvvette büyük ustalar, az olmakla birlikte,
neyse ki azlığını tedavi edercesine yüksek kabiliyette çıkmıştır. Bunlar her usta sanatçı gibi dünyanın neresinde olursa olsun birbirinin devamı, tamlayıcısıdırlar. İmparatorluk süresince 16.yüzyıldan itibaren
Ceneviz kolonisinin yaşayıp saatçilik yaptığı dönemden Galatakâri saatlerle başlayan süreç, saraylar eksenli yarı tamirci yarı saat yapımcısı bir usta tipi oluşturmuş özellikle Mevlevihanelerden yetişen bazı
büyük ustalarla doruğa ulaşmıştır. Topkapı Sarayı koleksiyonunda bulunan 1650 tarihli Şeyh Dede yapımı koyun saati ile en eski örneğine ulaştığımız Osmanlı saatçiliği 19.yüzyılda Yenikapı
Mevlevihanesi'nden Ahmet Eflâki Dede ile doruğa ulaşmıştır. Onun yetiştirdiği Mehmet Şükrü, Mehmet Muhsin gibi yine Mevlevi çok mahir ustalar ile bugün bizlere yalnız Osmanlı mekanik saatçiliğinin yüz
akı olmakla kalmayıp dünya için kıymettar eserler bırakmışlardır.
Hologram Nedir
Holografi,lazer ışınlarına dayanılarak gerçekleştirilen üç boyutlu görüntü işlemine verilen addır. Uzayda bir cismin varlığına ait bilgi bize genellikle ses veya ışık dalgaları halinde ulaşır. Holografi,
cisimlerden gelen dal­galardaki bilgi belirli bir şekilde depo edip bu bilgide hiçbir kayıp olmadan tekrar ortaya çıkartmayı sağlayan bir tekniktir. Tekniğe «Holografi» adını bu konuda ilk çalışmaları yapan
Dennis Gabor vermiştir. Yunancada «holos» bütün anlamına gel­mektedir. Hologram bir cisimden gelen dalgaya ait toplam bilgiyi yani hem genlik hem faz değerlerini kaydeder. İstendiğinde bu kayıt
ortamından orijinal dalga yeniden elde edilir.
Gabor 1948 de yayınlanan ilk makalesinde holografik kayıt esas­larını ortaya koymuştur. Normal fiziksel dedektörler ve kayıt ortam­ları sadece dalga şiddeti U2 ye hassas olduklarından tp fazı
kaydedi­lemez. Cisimden gelen ışık dalgası kendisi ile frekans ve faz bakı­mından uyumlu (coherent) bir referans dalga ile girişim yaptığında meydana getirilebilen dalganın şiddeti sadece bu dalgaların
teker teker şiddetlerine tabi olmayıp aralarındaki faz farkına da tabidir. Bu ise holografinin esasını teşkil etmektedir.
Optik mercekler birkaç asır önce keşfedilmiş ve optik görüntüle­rin mercekler yardımı ile nasıl meydana getirilebileceği 1900 senele­rinden önce tamamen çözümlenmişti. Bundan sonra fotoğraf tekniği
büyük bir ilerleme kaydetmiştir. Fotoğraf ve holografi teknikleri arasında prensip bakımından çok büyük bir fark bulunmaktadır. Fo­toğraf tekniğinde, görüntü iki boyutlu bir dağılım olarak kaydedilir. Her
sahnede ışığın yansıtıldığı çok sayıda nokta mevcuttur. Bu nok­talardan çıkan çeşitli dalgaların meydana getirdiği tek kompleks dalgaya «cisim dalgası» denir. Bu kompleks dalga, fotoğraf tekni­ğinde
optik bir mercek yardımı ile dönüştürülerek radyasyon yapan cismin görüntüsü elde edilir. Hologram tekniğinde ise cismin optik olarak meydana getirilmiş görüntüsü değil, cisim dalgasının kendisi
kaydedilir. Bu kayıt uygun şekilde yeniden aydınlatıldığı zaman ori­jinal cisim dalgasını tekrar meydana getirmek mümkündür.
KAYNAKÇA : tr.wikipedia.org/wiki/Holografi
AHMED CELÂLEDDİN DEDE
(1853-1946) Galata Mevlevîhanesi'nin son şeyhî, şair ve musikişinas.
Gelibolu'da doğdu. Gelibolu Mevlevîhanesi şeyhi Hüseyin Azmi Dede'nin oğludur. 1870'te babası Mısır
Mevlevîhanesi'ne tayin edilince onunla birlikte Mısır'a gitti. Orada bir yandan Câmiü'1-Ezhere devam ederken bir
yandan da bazı hocalardan özel dersler aldı; dergâhta da edebiyat ve mûsiki bilgisini ilerletti. Bu arada klasik
mûsiki ile Mevlevî âyin ve na'tlannı, ayrıca Mısır hıdivinin kölesi neyzen Mehmed Subhi Bey'den ney üflemesini
öğrendi. Manastırlı Nailî Efendi'den Farsça dersleri aldı. 1873'te yirmi yaşlarında çileye girdi. Çilesini
tamamladıktan sonra bir süre Kahire Mevlevîhanesi'nde kudümzenbaşılık ve neyzenbaşılık yaptı; devrin seçkin
neyzenleri arasına katıldı. 1893'te babasıanın ölümü üzerine İstanbul'a geldi. Üsküdar'daki evinde uzunca bir
süre münzevi bir hayat yaşadı. 1908 yılında önce vekâleten, daha sonra asleten Üsküadar Mevlevihanesi'ne
şeyh ve mesnevi-han oldu. 1910da Atâullah Efendi'nin vefatı ile Galata (Kulekapısı) Mevlevîhanesi şeyhliğine ve
mesnevihanlığına getirildi. Tekkelerin kapatılmasına kadar (30 Kasım 1925) bu görevi yürüttü. Soyadı
kanunundan sonra Baykara soyadını alan Ahmed Celâleddin Dede'nin kabri Karacaahmet Mezarlığı'nda
Miskinler Tekkesi'nin arkasındadır.
Mesnevihane olarak uzun müddet Mesanevi1 okutan, derin bir tasavvuf bilgisi yanında geniş mûsiki bilgisine de sahip olan Ahmed Celâleddin Dede na'thanlık da yapmıştır. Kaynaklarda, Hamparsum ve
Batı notalarını da çok iyi bildiği ve kıymetli bir nota koleksiyonuna sahip bulunduğu da belirtilmektedir. Genç yaştan itibaren şiir ve edebiyatta da meşgul olmuş, ancak bir divançe doldurabilecek sayıdaki
şiirlerini ise bir araya getirmemiştir. [211]
Bibliyografya
1) Hüseyin Vassâf. Sefine. V. 237-239;
2) İbnülemin, Son Asır Türk Şâirleri, I, 217, 218;
3) Ergun. Antoloji, II, 664, 666;
4) a.mlf.. Türk Şairleri, i, 273, 276;
5) Abdülbâki Gölpınarlı, Meulânâ'dan Sonra Mevlevîlik, istanbul 1953, s. 240, 458, 459;
6) Bedi N. Şehsuvaroğlu, Eczacı Yarbay Nâyzen Halil Can, İstanbul 1974, s. 35, 38;
7) İst, A, I, 334;
8) TDEA, I, 57. [212]